Haber Detayı
25 Mayıs 2010 - Salı 00:00 Bu haber 4758 kez okundu
 
KÖYLER, UZAK YALNIZLIKLAR VE GERGER
EĞİTİM Haberi
KÖYLER, UZAK YALNIZLIKLAR VE GERGER

KÖYLER, UZAK YALNIZLIKLAR VE GERGER  Hüseyin Elçi'nin Gerger'i kaleme aldığı  Yazısı... Öğretmenliğe başladığım ilk köye yıllar sonra yapacağım ziyaretin heyecanını, özlemini yüreğimin bir kenarında hep sabırla sakladım. O uzak köylerin boğucu yalnızlığını bildiğim kadar, kentlerin gittikçe yoran sıkıntılı atmosferi ve kirlenen havasının yarattığı stresi de iyi bilenlerdenim. O yüzden fotoğraf amaç olsa da, bir bahaneyle ilçeleri, küçük kasabaları ve köyleri hep bir rehabilitasyon merkezleri olarak algıladım.                                                        İlk Drejan köyü Doğasıyla, insanlarla kurulan sıcak diyalog ve dostluklarla en zor dönemlerde hep “Bir daha görüşme dilekleriyle” sevinç ve coşku duyarak gittim, gezdim, döndüm oralardan. Kahtâ-Diyarbakır (Feribot yoluyla) karayolundan ayrılıp ünlü Kürt şairi Osman Sebri’nin köyü Narince’den geçip platolarla kaplı bir bölgeyi ardınızda bırakırken; sizleri, dağların, vadilerin ve ormanlık bölgenin başlayacağı Gerger’e ulaştıracak yola da girmiş olacaksınız.                                                       Aşağıdağlıca köyü                                                                  Kan boğazı Kân Boğazı’nın dar ve tehlikeli virajlarını dolanarak Nemrut Dağı’na giden yolu solda bırakıp Gerger’e doğru yol aldığınızda sizleri büyüleyecek, o üvey evlat muamelesi gören, çoğunlukla sürgün yeri sayılan Gerger’in ilçe sınırına da girmiş bulunacaksınız. Kommagene Krallığı döneminde Aşağı Arsemia olarak bilinen Nefsi Gerger Kalesi’nin bulunduğu şimdiki Oymaklı Köyü, Anadolu Selçuklu ve Osmanlılar döneminde ilçe merkezidir. Yaklaşık 100 yıl önce, harap ve geri durumda olan Nefsi Gerger’in, yeniden ilçe merkezi yapılması için gönderilen kaymakam, o zamanki koşullara göre ulaşımı zor olduğundan eski merkeze ulaşamaz. Bunun yerine Pötürge adıyla şimdiki Güngörmüş Köyü ilçe merkezi olur. Ancak kaymakamın köyün ağasıyla anlaşamaması ve taşlatılarak kovulması üzerine “İlla da orası şart değil, ona yakın bir yer de olabilir” önerisiyle Maroni Köyü, 1954’e kadar ilçe merkezi olur. Yöre halkının Pötürge ismine itiraz edip ilçelerinin Gerger ismiyle anılmasını istemeleri üzerine, yeniden Güngörmüş Köyü 1954–1957 yılları arasında Gerger adıyla ikinci kez ilçe merkezi olur. 1957’de ilçe merkezinin yeniden Nefsi Gerger’e taşınması gündeme geldiğinde, köyde çıkan kan davası nedeniyle köyün boşalmasıyla Budaklı(Niran) Köyü’nün 11 hanelik bir mezrası olan Alduş, ilçe merkezi yapılır. O tarihten bu yana ilçe merkezi değişmedi. Eskiler, “Çu Gerger’e hat, mina kerê berê (Gerger’e gidip geldi, yine aynı eşek)” diyorlarmış. Bu, Gerger’in eski bir uygarlık merkezi olduğunu imliyor. Gergerliler, Gerger ismi için boşuna uğraş vermemişler...                                          Adıyaman'ın havadan çekilmiş bir karesi Sağınızdaki dereye paralel uzayan yolun, bağ, bahçe ve meşe ağaçlarıyla kaplı iki yanında kurulmuş köyleri izleyerek geçersiniz. Gündoğdu (Mışrak) Köyü yol ayrımına geldiğinizde sarı bir tabela size yol gösterecektir. Nefsi Gerger Kalesi. Sağa doğru saptığınız bu yola, daha girer girmez gideceğiniz yolun ancak ralli yapmak için uygun olduğunu düşünüyorsunuz. Bir gün önce yağan hafif yağmurun toprakta kalan kokusunu, otların, çiçeklerin, iğdelerin ciğerlerinize bayram ettiren o başdöndürücü kokusunu içinize çekeceksiniz; yazıda hayvanlarını otlatan çocuk çobanların meraklı bakışları arasında. Yayladalı (Givdiş) köyünün biraz dışındaki çeşmeye susuzluğunuzu gidermek için yöneldiğinizde; çamaşır yıkayan kadınların, hemen size yol verip çekildiklerini, bir yabancının buralarda ne arıyor olduğunu merak eden gözlerini kaçırdıklarını göreceksiniz. Ancak traktörlerin ilerleyebileceği kadar bozuk yolda kalma korkusu başlıyor bende. Çıktığım her rampadan sonra aracı durdurup etrafı doya doya izlemeye çalışıyorum. Sanki ilk kez geliyormuşum gibi. Sanki o yollardan hiç geçmemişim gibi. Sanki o coğrafyayı hayal meyal hatırlıyormuşum gibi.                                                              Dağdeviren Köyü Bir bahar günü pırılpırıl bir güneş ve masmavi bulutların yeşille buluşmasına tanıklık ediyorum. Kentin kirli havasında tıkanan ciğerleriniz, yeniden yaşam buluyor o coğrafyada. Çamik mezrasını geçip Tırsık’a yaklaştığımda, değişen ne var diye merak ediyorum. Kim gitmiş, kim kalmış bilmiyorum. Köyün girişine yakın bir tarlada arı kovanlarının varlığı dikkatimi çekiyor. İnip arıcılarla merhabalaşıyorum. Ben onları tanıyorum. Ancak onlar beni tanıyamıyor. Uzun bir süre bekliyorum. Bir ağacın gölgesine çekiliyorum. Uzun uzun bakıyorlar, kendimi tanıtıyorum. Yakındaki tarlada çalışanı soruyorum. “Dedo” diyorlar. Dedo Tutuş. Yani Seyit Mahmut Köyü’nün Tırsık (Kürtçe korkak demek) mezrasındaki muhtarı. Yani öğretmenlik yaptığım ilk köyün şimdiki muhtarı. Bir süre sonra köyden iki gençle birlikte o da geliyor. Hiç biri tanımıyor beni. Tanışıyoruz. Gelen gençlerden biri soruyor. “Hocam, beni tanıdınız mı?” Bu kez ben tanıyamıyorum. Kendini tanıtıyor. İnanamıyorum. 1988’de ilkokul 2. sınıfta olan Mehmet’in yüzündeki gülümsemesi hiç değişmemiş. Şimdi askere gitmeye hazırlanan bir delikanlı olmuş. Diğer öğrencilerden hatırlayabildiklerimi soruyorum. Kimi mersin’de, kimi İstanbul’da çalışıyor.                                                         Çet Mezrası Burçaklı köyü Kaleye gideceğimi söylediğimde, Dedo Amca ve iki genç de eşlik ediyorlar. “Bu yolların hali ne?” diyorum. Muhtar “Biz geçen yıl ki seçimlerde oy kullanmadık. Oy çuvallarını hiç açmadan geri götürdüler. Bazı köyler başta söz vermelerine rağmen bizi sattılar. Biz, gelen partilere söyledik. Kim yolumuzu yaparsa oyumuzu onlara vereceğiz. Yolumuzu yapmadılar. Biz de oy kullanmadık. Bütün köylüler verdiği sözü tutsaydı belki birşeyler olurdu” Gündoğdu (Mışrak), Yayladalı (Givdiş), Çamik, Tırsık, Seyit Mahmut, Popar, Oymaklı (Nefsi Gerger), Yağmurlu (Venkök), Beybostan ve bağlı mezralarda yaşayanlar resmen işkence çekiyorlar bozuk yolları yüzünden.                                                                           Gerger (Alduş) Köylerde yeni ev yapanlar, taş yerine artık kiremit tuğladan veya biriketten yaptıkları evleriyle dikkat çekiyor. Kiremiti Diyarbakır’dan kamyonlarla getiriyorlarmış. Tırsık’ta, Çamik’te, Seyit Mahmut’ta ilk göze çarpan değişiklik köylerin mimarisinin de gittikçe değiştiği. O dönemde her köyde bir traktörün bile zor bulunduğu, şimdi ise yalnızca Tırsık mezrasında 6 traktörün bir taksinin, Çamik’te bir minibüsün bulunması, ekonomik durumların değişmiş olduğunu gösteriyor. Kan davalarının iyice bittiği, artık eski düşmanlıkların da yok olduğunu anlatıyorlar. Köylüler, kendilerini güvencede hissedince köye bağlılıkları da artıyor. “Eskiden avukatlara çalışıyorlardı, şimdi kendilerine” diyor biri. Aracımızla iri taşların üzerinden ralli yaparak varıyoruz Gerger Kalesi’ne. Köydeki bir cami kalıntısının yıkık minaresi, kale civarındaki yıkık duvarlar eski bir kent olduğunun izlerini yansıtıyor. Prof. Dr. Haluk Gerger de Oymaklı (Nefsi Gerger) köyünden.                                             Yeşilyurt köyü  Halay çeken kızları Yüksek bir kayanın üzerine kurulmuş kaleye güney cephesinden tırmanırken Dedo Amca’ya soruyorum: ”En son kaç yıl önce geldin?” “25–30 yıl oluyor”. Kalenin üstüne çıkmak için geldiğimiz ara durakta nefis bir manzara karşılıyor sizi. Fırat’ın, barajın uzantısı olmuş mavi görüntüsü... Aşağıda yeşillikler içinde Beybostan Köyü ve mezraları... Civardaki Seyit Mahmut, Oymaklı ve Beybostan köyleri bu bölgenin Türk köyleri. Kân Boğazı’ndan Budaklı’ya kadar olan köyler ise Drejân aşiretine mensup Kırmanç köyleri. Budaklı’dan sonra ise Zaza köyleri başlıyor, Tillo’ya kadar. Dinlenmek için oturduğumuz kayanın üzerinden Fırat’ı, Beybostan’ı, Fırat’ın aktığı etrafı kayalarla kaplı derin vadiyi, bağ ve bahçeleri bir güzelliği keşfetmenin heyecanıyla izliyorum. “Çok arazi kaldı mı suyun altında” diye soruyorum. “Bu bölgenin en verimli arazileri Beybostan’ındı. Motopomplarla su çekiyorlardı. Pamuk, çeltik ne desen ekiyorlardı. Adana gibiydi. Hepsi su altında kaldı.” diyor Dedo Amca. Fırat’ın (artık baraj gölünün kenarında) üç evlik bir mezra dikkatimi çekiyor. Bir zamanlar hemen her köyde, her mezrada hüküm süren kan davalarının yok ettiği hayatlar... Sönen ocaklar... O üç evde oturan üç kardeşin trajik hikâyesi.                                                       Üzeyir Peygamber Türbesi Kan davalı oldukları birinin öldürülmesi sonucu kardeşlerden biri on yıl hapis yatıyor. On yıl sonra cezaevinden çıktığında, öldürülen adamın karısı, kocasının kanlı gömleğini 15 yaşındaki oğluna göstererek “Babanın intikamını almazsan sütümü helâl etmem” diyerek silahı da eline tutuşturuyor. Bir kan davası klasiği gibi. Çocuk, Gerger çarşısında cezaevinden çıkalı bir hafta olmuş “düşmanını” vuruyor. O üç evde yaşayan kardeşlerden ikisi, artık nereye giderlerse gitsinler, sırtlarında kalaşnikoflarıyla dolaşıyor. Okul yapımı için yer sorunu çıkan Pambuluk Köyü’ne traktörle giden 6 asker dönüş yolunda bu iki kardeşle karşılaşıyor. Sırtlarındaki silahı farkeden askerler “Dur” ihtarı çekiyorlar. Ancak kardeşler, yoldan çıkıp aşağıya doğru araziye sapıyorlar. Kurşun yağmuru altında çığlıkları Fırat’a, oradan karşı kıyıdaki kayalara çarpıp dağılıyor. “Lo eskero, em terörist değildir looo” Kardeşler askere hiç karşılık vermiyorlar. Biri vuruluyor. Bir kayanın dibine sığınıyorlar. Vakit akşam. Orada öylece bekliyorlar. Askerler pusuda. Takviye güç bekliyorlar. Sabaha kadar aralıklarla açılan ateşten kurtulamıyorlar. Vurulan kardeş kan kaybından ölüyor. Diğeri ise cezaevine konuyor.                                                          Drejan Köylerinden Ağaçlı Kommagene Krallığı döneminde Aşağı Arsemia olarak bilinen Nefsi Gerger, Samosata (Samsat) Yukarı Arsemia (Eski Kâhta) Dülük(Antep), Pirin(Adıyaman) kadar önemli bir kent. İlk kez Helmut Von Moltke’nin keşfettiği bu kaleyi, ünlü “Yukarı Fırat Yolculuğu” sırasında her yönden bir yer saptama noktası olarak kaydediyor. O sıralarda merkezi Osmanlı hükümetine başkaldıran Mısır Valisi kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır, Filistin ve Suriye’yi ele geçirmiş ve egemenliğini ilan etmiştir. Osmanlı Ordusunda Yüzbaşı rütbesiyle askeri ateşe olarak görev yapan bu Alman subayı, askerin sevkiyatı için Fırat nehrinden yararlanıp yararlanılmayacağını saptamak için Malatya’dan hareket eder. Kimi zaman katır sırtında, kimi zaman nehir üzerinde keleklerle Nizip’e kadar yaptığı o yolculuk, Malatya’da bekletilen iki yüz bin kişilik ordunun M. Ali Paşa üzerine nereden yürütüleceği nedeniyledir. Daha sonra coğrafyanın çetin olması nedeniyle bundan vazgeçilir.                                                                   Gerger Kalesi Artık sıra Kaleye tırmanma vakti gelmiştir. Ben, değişik açıdan fotoğraf çekmeyle meşgulken Dedo Amca ve gençler çoktan tırmanmışlardı bile. Güney cephesinden biraz doğuya doğru sıçrayıp ancak tırmanmaya başlayabilirsiniz. Onlar yukarıda beni beklerken sıçrayacağım noktanın dibindeki derin uçuruma bakıp irkiliyorum. En küçük bir hatada kurtuluş yok. Sıçrama ve sonrası ürkütüyor beni. Öğrencim Mehmet, inip çantamı alıyor ve tekrar çıkıyor. Ben sıçrama noktasına gelip aşağıya baktığımda beni uyarıyor. “Hocam, aşağıya bakma!” İskender Iğdır geliyor aklıma. (Turist rehberi Serap can, o Japonları kaleye çıkardı mı acaba? Çıkardıysa nereden? Nasıl? Yoksa yalnızca uzaktan izleyip döndüler mi?) Mehmet’in gösterdiği yerlere tutunarak çıkıyorum. İlk gördüğüm şey, kalenin tırmanılan ilk noktasının define arayıcıları tarafından kazılmış olması.                                                Kurdek Yaylasında Yayla mevsimi Bölgeye, Hurri-Mittanilerle başlayan egemenlik, Hititler, Asurlar, Persler, Selevkoslar, Kommagene Krallığı, Roma, Bizans, Emevi, Abbasi, Selçuklu, Artuklu, Memlûkler ve Osmanlılar tarafından sürdürülmüş. Kalede hem İslam dönemi arapça yazıtlara, hem de Makedonlar döneminden kalma Grekçe yazıtlara rastlamak mümkün. Gelinciklerle, papatyalarla kaplı kale yamaçları size huzur veriyor. Fırat daha bir görkemli... Köyler, mezralar daha bir yalnız. Kalenin her yeri köstebek yuvası gibi kazılmış defineciler tarafından. Çoğu yeni. Eski bir çeşmeden hala su sızıyor. Kaleyi insan boyunda deve dikenleri bürümüş. Geçen yıllarda, daha önce Mersin’de oturan iki kardeşten biri Oymaklıda ki köyüne gelip arazisine ev yaptırıyor. Bir yıl kalıyor. Bir gece, evini yükleyip kapıları bile açık bırakıp göç ediyor. Sonradan istanbul’da büyük bir apartman yaptırdığı söyleniyor. Kim bilir, belki de bu söylenti nedeniyle olsa gerek, insanlar kalede defineciliğe başlıyor.                                                                  Gerger Yolu Fotoğraf çekim seremonisi bitiyor. Artık dönüş yolundayız. Dönüşte de aynı sıkıntı. Bana eşlik edenler önceden iniyor. Ben, zorluk çekince; Mehmet, yeniden yukarı çıkıp çantamı alıyor. Bu kez batı cephesinden iniyoruz. Bir benzeri yukarı Arsemia’da bulunan kabartmanın (Kral Antiocos’un tanrı Herakles’le buluşması) yarısının olmadığını görüyorum. Ben mi yanlış hatırlıyorum acaba;12 yıl önceki kabartmanın tam olduğunu. Her yıl Kommagene Festivali düzenleyen Turizm Bakanlığı, daha yolu olmayan bu kale için ne düşünüyor acaba? Burayı da turizme açmayı planlıyor mu acaba? Dönüş yolunda Mehmet’e soruyorum: “Askerlikten sonra ne yapacaksın?” “Yine İstanbul’a döneceğim. Tekstil işine” diyor. Daha önce de bir yazımda belirtmiştim: “ Gerger’li İstanbul’da Gerger’i, Gerger’de İstanbul’u özler. Mayıs 1999
Kaynak: Editör:
Etiketler: arsiv
Yorumlar
Haber Yazılımı